Bir Dava Adamı Olarak Hz. Muhammed (s.a.v)

İslam Tarihi inandığı hakikat uğruna kanını, canını, malını ve tüm varlığını feda eden dava erleriyle doludur. Her bir dönemde ayrı bir mü’min bu davanın bayrak taşıyıcısı olmuş olmakla birlikte kendi varlığından vazgeçerek İslam Davasının bugünlere gelmesine vesile olmuştur. Bin dört yüzü yılı aşkın bir süredir sönmeyen, yılmayan asla eksilmeyen aksine her geçen gün daha da büyüyen İslam dininin bu aşamaya gelmesine vesile olmuş ne kadar Müslüman varsa Allah (c.c.) hepsine rahmet eylesin ve hepsinden razı olsun.

Her çağda farklı bir yürek, Din-i Mübin-i İslam’ı davası, hakikati bilmiş ve hakikati uğruna bir dizi fedakârlık örneği sergilemiştir. Bu yüreklerin isimleri kimi zaman Ömer, kimi zaman Ebubekir, kimi zaman Bilal, kimi zaman Hanzala, kimi zaman Sultan Fatih, kimi zaman Abdülhamit, kimi zaman Malcolm X, kimi zaman Hasan El-Benna ve kimi zaman Şamil Basayev olsa da hepsinin ortak noktası göğüs kafeslerine sığmayan ve çağlayan iman dolu kalpleri olmuştur. Her biri hayalleri, tahayyülleri ve biricik İslam Davaları için serden geçerek çalışmakla birlikte tek gaye olarak Allah’ın rızasını gözetmişlerdir.

Mescid-i Nebevi

Yukarıda sıralanan isimler zamanı, mekânı, tarihi ve coğrafyayı imanlı yüreklerine şahit kılarken örnek aldıkları en büyük dava adamı Hz. Muhammed (s.a.v) olmuştur (Salat ve selam onun üzerine olsun). Hiç şüphesiz Hz. Muhammed’i (s.a.v) davasının merkezine yerleştirmeyen hiçbir hareket başarıya ulaşamamıştır, ulaşamayacaktır. Zira bu davanın ilk sahibi Hz. Muhammed (s.a.v.) olmakla birlikte cennetle müjdelenmiş ilk nesildir. Bu ilk nesil, cahiliyenin hüküm sürdüğü, Allah katından indirilmiş dinlerin tahrip edildiği bir ortamda üç beş imanlı yürekle bir medeniyet kurmuşlardır. Onların kurduğu bu medeniyet bin dört yüz yılı aşkın bir süredir hala hissedilmekle birlikte yedi kıtada farklı gönüllerde varlığını idame ettirmeye devam etmektedir.

Her hareketin, her davanın olduğu gibi bu İslam davasının da bir başlangıcı vardır. Bu başlangıç 610 yılında ilk vahyin gelmesiyle başlamıştır. Üstelik ilk vahiy yalnızca bir başlangıç olmakla kalmamış aynı zamanda bu davanın mihenk taşını oluşturmuştur. Zira bu ilk ayet “Oku” olmuştur. Bu öyle bir başlangıçtır ki o günden bugüne her Müslümanın hakikate ulaşmada kullandığı yegâne yol haline gelmiştir. Hiç kuşkusuz okumak ibadet addedilmiştir. Tıpkı namaz gibi, zekât gibi ve cihat gibi okumakta bizi Allah’a yaklaştırmaktadır. Bilmeyenin eyleyemeyeceği; okumayanın da bilemeyeceği hakikati asla unutulmamalıdır.

Gerek Peygamber Efendimiz gerekse O’nun ashabı okumayı pek kıymetli bir ibadet olarak görmüş olmakla birlikte ellerinde kitaplarla denizler geçmiş çölleri aşmış ve okuduklarını ümmi kimselere aktarmışlardır. Bu okumak fildişi kulelerine çekilerek ve mağaralara kapanarak yapılan bir okuma olmamıştır. Halkla iç içe bir okuma gerçekleştirilmiştir. Mescitler birer medrese olmuş, kütüphane olmuş ve yurt olmuştur. Asr-ı Saadet döneminde halktan bağımsız bir okuma gerçekleştirilmemiş bilakis halkla okumalar yapılmıştır. Tüm bunlara ek olarak öğrenmek kadar öğretmekte önemlidir İslam’ı bir dava taşı olarak yüreklerde taşıyanlara. Zira Ebu Eyyup El-Ensari’nin (r.a.) 93 yaşında İstanbul surlarına kadar deve sırtlarında gelişinin başka bir açıklaması olamaz. İslam’ın derdini dert edinmesi, İslamla müşerref olamamış sineleri İslamla tanıştırmak adına bu mücadeleyi verdiği göz önüne alınarak bugünkü mücadeleye bu meseleden bakmak oldukça büyük bir önem arz etmektedir.

Peygamber Efendimizin ilk vahiyden itibaren 23 yıllık hayatının tamamı çağlara ve nesillere örneklik teşkil etmektedir. İşte günümüzde dâhil olmak üzere kendini dava adamı olarak nitelendiren kimselerin bu örnek hayatı kendine rehber edinmesi oldukça elzemdir. Zira İslam Davasının bir ferdi ve taşıyıcısı iddiasındaki kimselerin bu örnek hayattan bağımsız bir hayatı tercih etmek gibi seçeneği asla söz konusu olmamalıdır. Yani dava adamı olma iddiasının baş göstergelerinden birisi Hz. Muhammed’in (s.a.v) sünnetinin rehber edinilmiş olup olmamasında gizlidir. Bu bağlamda sünnetten bağımsız bir İslami hareketin asla başarıya ulaşamayacağı bir kez daha vurgulanmalıdır.

Bırakın dünyalığı güneşi dahi davasına değişmeyen bir Peygambere layık bir ümmet olmak elbette çeşitli zorlukları barındırmaktadır. Ancak cennetin de bedava olmadığı, olamayacağı da unutulmamalıdır. Peygamberimizin bu kelamını mevcut sistemle birlikte düşünecek olursak bugünkü manada peygamberimizin çeşitli rozetleri, makamları, parayı ve nümayişi öksüz davasına tercih etmediğini görmüş olacağız. Bugün davadan bahseden tüm Müslümanların peygamberimizin bu anlayışını kendine şiar edinmiş olması gerekmektedir. Hiç şüphesiz Resulullah’ı bu denli yüksek bir teslimiyete gark eden düşünce yeryüzündeki tüm varlığın sahibi, izzetin ve şerefin tek sahibinin Allah olduğu yönündeki inancıdır. Ayrıca konuya ilişkin olarak şu Ayet’i Kerime de yeryüzündeki bütün nimetlerin son bulacağına ve asıl makamın ahirette olacağına işaret etmektedir: :  “Rabbinin adını zikret. Her şeyi bırakıp bütün varlığınla O’na yönel. O doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse yalnızca O’nun himayesine sığın.”  (Müzzemmil 73/8-9)Dava denilince Hz. Muhammed’in (s.a.v) bu konudaki söz ve davranışları bir ışık gibi önümüzü aydınlatmaktadır. İnandığı yolda dosdoğru giden, hak bildiği yoldan vazgeçmeyen ve canı pahasına davasının yıkılmaz bekçiliğini yapan Peygamber Efendimizin birçok hadisi şerifi de dava anlayışının nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Peygamberimizin kararlı dava anlayışı Mekke müşriklerini tedirgin etmekle birlikte birçok kez müşriklerin bir araya gelerek Peygamberimize karşı hain planlar yapmasına da kapı aralamıştır. Bunlardan birisi müşriklerin bir araya gelerek Peygamberimizi çıktığı yoldan alıkoymak adına yaptığı tekliftir. Zira müşrikler Hz. Muhammed’e (s.a.v) iktidarsa iktidarı; paraysa parayı; kadınsa kadını; liderlik ise eğer liderliği teslim etmeye hazır olduklarını bildirmişlerdir. Bunun üzerine kâinata rahmet olarak gelmiş Efendimiz çıktığı hakikat yolculuğunun ehemmiyetine vurgu yaparak şu mübarek kelamı müşriklere söyleyerek izzetli duruşunu bir kez daha ortaya koymuştur: “Sağ elime güneşi, sol elime ayı da verseniz yine de davamdan vazgeçmem.”

Resulullah’ın hayatı yalnızca birkaç hadiseden ibaret olmamakla birlikte hayatının tamamı dava hususunda fedakârlıklarla doludur. Bu fedakârlıkların ve mücadelenin bir başka niteliği de yokluktur. Zira İslam dini garip başlamıştır; annesiz ve babasızdır, Hz. Muhammed (s.a.v) her şeyden öte kimsesizdir, safında çok kimseler yoktur, oysa bir cihan karşısındadır Hatem’ül Enbiya’nın. Bir cihanın muhalefetine aldırış etmeksizin hakikat uğruna mücadele ederek üstelik elinde de hiçbir güç yokken Allah’ın yardımıyla birçok seferden muzaffer ayrılmıştır. Fakat O hiçbir zaman zaferin sahibi olarak yalnızca kendini görmeyerek zaferleri Allah’ın zaferi olarak görmüştür. Zira taşlandığı, defalarca kez öldürülmek istendiği ve sürüldüğü Mekke’yi fethettikten sonra Mekke’ye başı dik ve böbürlenerek değil; devesinin üstünde kafasını devenin hörgücüne yaslayarak, vakur bir şekilde ağlayıp istiğfar ederek girmesi başka türlü açıklanamaz. İşte bugünün dava adamı da yokluklara odaklanıp kalmamalı eğer samimi ve ihlaslı ise Allah’ın her daim yanında olduğunun bilincinde olmalıdır. Ayrıca imkânlar varken herkesin bir şeyler yapabileceğini ve varlıkla asla başarıya ulaşılamayacağı sonucunu da çıkarmalıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v) her durum şartta Allah’a sığınmış olmakla birlikte davasını varlık amacı olarak görmüştür. Bugün yüreğinde İslam davasını taşıyan her yürek önce Peygamberimizin bu mücadelesinden haberdar olmalıdır. Nebevi metodu asla terk etmemelidir. Eğer kendine örnek arıyorsa dava adamı olarak Hz. Muhammed (s.a.v) bu örneklerin ilki ve en önemlisidir. Ardından Hulefa-i Raşidin, Sahabeler, Tâbiin ve Tebe-i Tâbiin şeklindeki sıralamayı takip etmelidir. Tüm bunları tükettikten sonra elbette şair ve edebiyatçılara başvurabilir dava adamı. Ancak henüz Resulullah’ı anlamadan bir edebiyatçıyı dava adamı olarak örnek almak kişiyi yalnızca sloganik bir davanın peşinden sürükler. Davanın, kürsülerde mangalda kül bırakmayıp ama sabah namazına uyanamamak şekline dönüşmesinin altında bu sloganik dava anlayışı yer almaktadır.

Hülasa dava ağır, yol çetin ve menzil cennet. Sadece yaşamak için değil yaşatmak için var olmalı dava. Dava adamı arkasındakilere takılıp kalmamalı her daim önünde iz bırakanlara bakmalı. Önünde Hz. Muhammed’i (s.a.v) görmeli, Hz. Ömer’i, Hz. Ebubekir’i, Hz. Osman’ı düğününün ertesi günü cihada çıkıp şehadet şerbeti içen Hanzala’yı, 17 yaşında İslam Ordusu komutanı olan Üsame’yi, Ebu Hanife’yi, İmam Şafi’yi görmelidir. Asla neticeye takılmamalı, yalnızca seferle mükellef olduğunu her daim göz önünde bulundurmalıdır. Değerlerini, hakikatini ve inancını yalnızca söz ile değil hal ve davranışlarıyla ortaya koymalıdır. Boşluğun şeytani olduğunu bilmeli ve vaktini dolu dolu geçirmelidir. Koşmadan, yorulmadan ve terlemeden bir netice alamayacağını göz önünde bulundurarak dinlenmeyi cennete ertelemelidir.

Bir cevap yazın