Şehir Asla Unutmaz

Öyle unutkan bir nesil olduk ki, dışarı çıkarken evde kaldı anahtarımız, ofiste unuttuk çoğu zaman evraklarımızı, okulda hapis kaldı ders notlarımız ve başkasında kaldı çoğu zaman aklımız…

Öyle unutkan bir millet olduk ki, bizi biz yapan değerleri unuttuk, o değerlerin en büyük savunucusu ve sahibi olan atalarımızı, ecdadımızı unuttuk. Onların güzelliklerini, muhteşemliği, kendine hayran bırakan inceliklerini unuttuk…

Öyle unutkan bir nesil olduk ki, Batılılar (hak olmayan) davasını gözümüzün önünde bütün dünyaya haykırırken, biz %100 hak ve gerçek olan davamızı – bırakın bütün dünyaya- kendi çocuklarımıza bile anlatmayı unuttuk.

Öyle unutkan bir millet olduk ki, her gün – birçok kez- önünden geçip, gittiğimiz Âlimleri, Üstadları, Mütefekkirleri ve daha nice güzide isimleri anmayı unuttuk… Ama Şehir Asla Unutmaz…

İnsan nisyan ile mamuldür, unutur ya da unutturulur; ama Şehir Asla Unutmaz… Yüreğinde taşır hazinelerini, kalbindedir bütün sevdikleri ve hepsini her gün ziyadesiyle anacağı kadar yer açıktır bütün hizmetkârlarına… Çünkü o her vakit ve her mekânda emanetin sahibine hesap vereceğinin bilincindedir. Çünkü o ahde vefanın ne demek olduğunu çok iyi bilmektedir. Çünkü o bütün bir ömrünü Allah’ın dinine hizmet için feda edenlerin unutulmaması gerektiğini bilir. Yüzyıllar geçse de aradan, Şehir Asla Unutmaz…

İşte o şehir, Konya şehri bizlere unuttuğumuz değerleri, hakikatleri, güzellikleri ve bu güzellikleri üstünde taşıyan âlimleri, üstatları, mütefekkirleri ve daha nice ömrünü Allah’ın dinine hizmet için harcamış güzide isimleri anlatmak için kozalağından çıkan bir kelebek gibi geldi karşımıza, bize unuttuklarımızı hatırlatmaya geldi…

Hatırlatma vakti şuan, Şehrin asla unutmadıklarını, bütün bir cihana hatırlatma vakti… Şehir, yeni neslin, eski neslin, yıllanmış neslin unuttuklarını hatırlatmaya avdet ederken, sözcü olarak aramızdan kurban olarak beni seçti, ben Hasan Mevsuf’u…

Ve işte başlıyor anlatmaya, hatırlatmaya, unutanlara inat, unutup hatırlamayanlara inat, bilmediğini öğrenmek için çabalamayanlara inat, cahilliğinden memnun olup, yüzleri kızarmayanlara inat hatırlatmaya başlıyor…

Dikkat, dikkat; açın kulaklarınızı ve can kulağı ile dinleyin şimdi, o konuşuyor, unutanlara inat asla unutmayan emanetin sahibi konuşuyor… Ama o da ne, sesini kimselere duyuramıyor, anlatamıyor anlatmak istediklerini körpe bedenlere, ruhlarını arıyor yiğit bedenlerin ama dünya telaşı çoktan alıp götürmüş onu onlardan…

Ben Hasan Mevsuf, bir gün gaflet uykusundan uyanıp, unuttuklarımızı hatırlamak üzere ant içtiğim bir anda, şehrin sesini duydum bütün bir evrende, delicesine anlatmaya başladı bana, kimsenin duymadığı sesini duyan birisini keşfettiği anda delicesine anlatmaya başladı, her şeyi, her meseleyi…  İşte o an anladım ki şehrin sesini duymak için, şehri yaşamanın elzem olduğunu… Ve beni anlattıklarını sizlere aktarmam üzere sözcü olarak tayin etti. Sadece dinlediklerimi aktarmak üzere beni buraya, bu köşeye hapsetti.

Ve işte başlıyor anlatmaya, pür dikkat ve can kulağı ile dinleyip, aktarmam gerekiyor. O yüzden sessiz olun ve dikkatlice kulak kabartın bana…

 

Yeryüzünden bir parça şehirlerden bir şehir: Konya kalbin, kalemin ve kılıcın kenti… Kalbi kâinat kadar geniş Mevlana Celaleddin Rumi’nin, kalemi kavi Sadreddin-i Konevi’nin, kılıcı keskin Alaeddin Keykubat’ın kenti. Konya âlemi aşkla bilenin, âlemi ilimle bulanın, kılıcı adaletle olanın, bir kutlu zamanda bir araya geldikleri mutlu belde.

Biri Celaleddin, biri Sadreddin, diğeri Alâeddin… Konya insanlığın ve İslam’ın bu 3 zirve adıyla birlikte anılır tüm dünyada. Ve koşar gelir dünyanın her yerinden insanlar huzurun ve umudun kapısına. Bu kapıların ilki şüphesiz ki Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olan kapıdır. Peki, kimdir Mevlana Celaleddin Rumi…

Hani şu her gün önünden geçtiğiniz yeşil kubbenin altında dergâhının içinde, Şeb-i Arus’a kavuşan kişi… Peki ya daha fazlası…?

Bazı insanlar vardır sadece kendine münhasırdır, bazı insanlar vardır toplumun küçük bir kesimini hayatlarına hitap eder ışık olurlar, bazı insanlar da vardır ki hem kendi çağlarına hitap eder hem de kendi çağlarından yüzyıllar sonrasına hitap etmeye, ışık olmaya sürdürürler. İşte böyle bir zattır Mevlana Celaleddin Rumi…

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Mevlana’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.

Muhammed Celaleddin, Nişabur yoluyla ailesiyle birlikte Karama gelip yerleşmişti. Kudretli Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat bu aileyi, baş şehrine Konya’ya davet etti. İşte o gün Konya ve Sultan benim gibi Kehkeşan içinde nurlu bir heyecan içindeydi. Konya bu büyüğü Mevlana yani efendimiz diyerek karşıladı. Sultan köşkünün gül bahçesini o aileye hediye etti. İşte o gül bahçesi şimdi burası Mevlana Dergâhıdır. O artık Mevlana ve Rumi, (Anadolulu) olmuştur.

Kılıcın muzaffer sultanı Alâeddin Keykubat Mevlana’yı şehrinin başına adeta taç etti. Ve hala o taç Konya şehrinin üzerinde ışıldamakta –tabi görmesini bilene-… Gül bahçesinin içinde bir dergâhtı, babası Sultan-u Ulema Bahaddin Veled vefat edince bu bahçe onu bağrına bastı.

Mevlana Celaleddin Rumi’nin Kabri

Mevlana 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlana’nın Sultan Veled ve Alaeddin çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlana bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlana’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Sultanü’I-Ulema ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlana’nın çevresinde toplandılar. Mevlana’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlana büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlana Celaleddin Rumi Konya’nın sonsuz düzlüğünde yükselen manevi bir dağ gibiydi…

Ama o da ne! Ses burada kesildi, şehir biran da sustu ve sessizliğe gömüldü. Hep böyle yapıyor en güzel, en merak
uyandırıcı yerde susup, kayboluyor. Kim bilir bir daha ve ne zaman konuşacak…Galiba benim merakımı ve öğrenme
arzumu ölçmeye çalışıyor, ya da daha farklı bilemiyorum.. Ama şu bir gerçek ki, dahası ve devamını öğrenmek artık bizim gayretimize kalmış…

Madem öyle son kelimelerim bir hakikat ve bir ipucu mahiyetinde olsun o zaman. Hakikat “Şehir Asla Unutmaz”, ipucu “Şehir size sesini duyurmaya çok yakın, yeter ki siz duymak isteyin…”

Vesselam…

Bir cevap yazın