O son kitap

Ülküdaşım, can kardeşim Mustafa Tüfekçi’nin aziz hatırasına;

Kimseye etmem şikayet
Ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi
Baktıkça istikbalime…

Son seneleriydi. Okul bitecek yepyeni hayatlara yelken açacaklardı. Dört oda arkadaşı, zor bela biriktirdikleri parayla eski- ciden bir pikap almış; daha sonra azmetmişler pikaptan daha pahalı olan Müzeyyen Senar’ın 45’lik pla- ğını almışlardı. Gece çöküp her- kes odasına çekilince; ışık kapanır, mumlar yakılır, Müzeyyen Senar söylemeye başlar ve sigara duman- ları odanın içinde ruh hallerini yansıtan şekiller çizerdi.
Muhabbetin fitilini o gece, Aziz’in kendine has off çekişleri ateşlemişti. Derdi olduğundan değil, dertsizliğinden off çekerdi Aziz. Süleyman da en çok buna ayar olurdu. O yüzden; “yeter ulan Aziz yeter” diye bağırarak yastığı fırlatmış, Aziz’in sigarası yatağa düşmüştü. Sofi; “Ağzımızın tadıyla bir şarkı dinleyemiyoruz” diyerek okkalı bir küfür savurmuştu.
Tüm küfürler, bir zamanlar yanında “ulan” diyeni ayıplayan Sofi’nin ağzında eğreti duruyordu. Mustafa’ya ne olduysa Sofi de- meye başladıktan sonra olmuştu. Öyle bir nazara gelmişti ki siga- raya bile başlamıştı. Sigara bir insanın ağzına ne kadar yakışmazsa o kadar yakışmazdı onun ağzına.

Hele hele güzel bir kız görünce sigarayı ağzının yanında tutuşu yok mu; uzaktan gören tam bir meczup derdi. Küfrü duyunca odadakiler gülmekten alamadı kendini. Bu tebessümler, bu dakikalar bir ömür hafızalarından silinmeyecekti. Silinmeyecekti silinmesine lakin okul bitip, meslek hayatına atılınca kim bilir bir daha ne zaman, nerede görüşeceklerdi?

Ölüm olmadığı müddet elbet bir vesile ile görüşülürdü. Ölümünde kime ne zaman geleceği belli olmuyordu ya orası ayrı mevzu işte. Genç yaşlı dinlemiyordu Azrail. Bunu onlar çok iyi biliyorlardı.

Tüfekçi’yi daha 20 yaşında hayattan koparan ölüm, onlara da elbet bir gün gelecekti. Belki gençken belki de elden ayaktan düştükleri vakit. Gelmesin dedi Mehmet içinden; çünkü gençken gelen ölümün acısı daha ağır oluyordu. Tüfekçi’nin ölümünü aylar geçmesine rağmen hâlâ sindirememişlerdi.

İçlerinde belki de en ölmemesi gereken Mustafa’ydı. Kürsüye çıktığında herkes ona kulak kesilir;  “Bizim türkümüzde gurbet var artık. Hasret var, yürek var, toprak var balam” deyince herkesin içine bir ok saplanırdı ki tarifi nâmümkün. Gençti, daha birinci sınıftı. Hukuk okumak istemiş; adaletin adaletsizce dağıtıldığı bir devirde,  zalimin elinden zulüm değneğini almak boynumuzun borcu demiş lakin nasip olmamıştı. Psikoloji okuyordu ama bir yandan da ‘zafer gayrete aşıktır’ diyerek, hukuk kazanmak için sınavlara canla başla çalışıyordu. Anadolu’nun dört bir köşesinden gelenlere yuva olmuş şu yurtta, kendini belli etmesi çok uzun sürmemişti. Yalansız bir saygısı, katıksız bir dava aşkı vardı.

Bir gece yine dördü birden oturmuş muhabbet ederken, Tüfekçi odadaki sesleri duymuş içeri girmişti. Belliydi kan beynine sıçramıştı. “Olmaz ağabey olmaz” diyordu. “Bugün Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar, yarın o salyangoza bizi müptelâ yaparlar” diyerek köpürüyordu.

Hepsi şaşkındı; o uysal adam şimdi bu kadar neye celallenmişti. Saat 12’ye gelmişti, “Allah’ın Aslan’ı” bu saatlerde mutlaka uyurdu zira sabah bütün yurdu namaza kaldırmayı kendine vazife bilmişti. Uyumadığına göre darlanmıştı ve ruhundaki bu darlık ona uykuyu haram kılmıştı. Sigaralar yanmış, Tüfekçi dökülmeye başlamış, odadaki herkesin yüzünde tebessümler iyice yer edinmişti. Gerçi hepsi utanılası hallerine gülüyordu. Dört senedir her türlü pisliği görmüşlerdi okulda. Üniversite hayatı demek ki böyleymiş deyip geçmişlerdi. Lakin dedik ya “Allah’ın Aslan’ı” diye, hakikaten öyle. Fakülte çimlerinde bir kızın, erkek arkadaşının kollarında “çiçek açtığını!” görünce dellenmiş. “Tövbe tövbe! Ulu orta yerde olacak iş mi bu ağabey?” dedikçe kızarıyor, kızardıkça tövbe çekiyordu. Ne diyeceklerdi ki bu adama. Aslında her ağabey deyişinde o lafın altında eziliyorlardı. Kimin kime ağabey demesi gerektiği aşikâr ortadaydı. Bir kere Allah büyük yaratmış, Tüfekçi de ağabey bilip, belki bir çıkış yolu için belki içini rahatlatmak için belki de bu zamana kadar bu halden hiç mi rahatsız olmadınız diye, yüzlerine tükürürcesine konuşmak için yanlarına gelmişti.

Tebessümler yerini düşünceye bırakmış, Tüfekçi’ye verecek bir cevap aramışlardı. Yoktu! Ne diyebilirlerdi ki? Taştan ses gelirdi de bu dördünden ses gelmezdi bu halde. Yine de üç beş kelam gevelediler. “Çağ böyle” dediler, “Ne yapılabilir ki” dediler, güldürmek istediler “Kıskandın değil mi” dediler, “Hiddetini kontrol et, daha yolun uzun” dediler. Demez olaydılar… En yanlış kelâmları da bu olmuştu; farkında değildiler. “Olacak ağabey” dedi, gözlerini mum ışığında dalgalanan sigara dumanına dikerek. “Allah’ın nizâmı er ya da geç yeryüzüne hâkim olacak.” Sadece
eyvallah diyebildiler. Tüfekçi hiç susmasa da dinleselerdi. Ama kalkmıştı. Sarılıp mütebbessim yüzlerle uğurladılar
onu. Kapıdan çıktıktan birkaç saniye sonra içeri girip; “bir gece ansızın çıkageleceğiz ağabey” dedi. Odaya girdiğinden beri ilk kez tebessüm etmiş ve kapıyı geri kapatmıştı.

Tüfekçi’nin ardından odadaki suskunluğu Süleyman bozmuştu. “Allah bu devirde, kendi nizâmını yeryüzüne hakim kılmak için bir avuç kul seçecek olsaydı eğer; bunların başında Tüfekçi olurdu herhalde” demişti. Doğru mu konuşmuştu yoksa oracıkta çarpılacak mıydılar anlayamadılar. Ama olsundu; Süleyman bu sonuçta, cümlesini anlamak için çaba sarf etmek, anlayana madalya takdim etmek gerekirdi.

Eller sigara paketlerine yeniden gitmiş, çakmaklar yeniden alevlenmiş; ilk dumanlar Tüfekçi’nin isyanına hak verircesine, çağın genişliğine ve kendilerinin rahatsız olmayışlarına bir küfürmüşçesine yükseliyordu.

Süleyman bir şarkı açmış çalıyor…

On sekiz yaş ilk sigaram
Ağlıyordum, gülüyordun
Kurtuluş var, var diyordu
Okuduğum o son kitap!

Gök gürültüsünün sesi miydi bu kulaklarında çınlayan yoksa Tüfekçi’nin kükreyişi mi? Kurtuluş var diyen kitap neredeydi; kimin ellerinden dökülmüştü o kelâmlar? Yoksa hatipliği ile meşhur Tüfekçi, kalemiyle de; i’lay-ı kelimetûllah için nizâm-ı âlem davasına hizmet mi edecekti? Böyle düşünmüştü bundan birkaç ay önce Mehmet.
Güneş battıktan sonra her an o kapıdan Tüfekçi girecek diye hem ümitli hem korkulu gözlerle kapının zembereğine bakardı. Safiyane ümitlerdi bunlar. Habersiz gelen, genç bir insanın ölümünün kabullenilemeyişinin bir tezahürüydü bu ümitler. Tüfekçi ardında güzellikler bırakmıştı. Aslında ölümü vuslattı onun. Vuslata giderken yüzlerce
insan tabutunu taşıyabilmek, mezarına toprak atabilmek için yarışa girmişti. Bir ölüm ne kadar güzel olabilirse o kadar güzeldi onunkisi. İmam mezarı başında telkin vermek için kalabalığın dağılmasını beklediğinde, “Tüfekçi’nin telkine ihtiyacı mı var sanki hocam!” demişti Mehmet. İmam da biliyordu onun telkine ihtiyacı olmadığını.
Çünkü nasıl bilirdiniz dediğinde, koca memleket iyi bilirdik nidâları ile inlemiş, sâlât-û selamlar ile tabutu taşınmıştı.

Kıskanmıştı Mehmet. Tüfekçi’nin ölümü bile insanı kıskandırıyordu. “Böyle öleyim de varsın gelecekse ölüm erken yaşta gelsin” dedi. Der demez de ölüm ürpertisi ürkmesine fazlasıyla yetmişti. “Nerde sende o yürek, nerde sana öyle ölüm” deyip sigarasını ezerek söndürdü. Hırsını ondan alıyordu sanki.

Tüfekçi gibi ölmek herkesin kârı değildi. ‘Bir gece ansızın geleceğiz ağabey’ demiş ‘bir cuma ansızın çekip gitmişti’.

“Rahmet olsun”

Bir cevap yazın